Çek Cumhuriyeti Europe Genel KESFET

PRAG… Van nayt stend (2)

9 Aralık 2015
KEMAL HAMŞIOĞLU

KEMAL HAMŞIOĞLU

Prag: “Güzellik göreceli bir kavram…” mı acaba! Prag sokaklarında gezerken başta yerel halk olmak üzere dünyanın dört bir yanından o kadar güzel insan -kadın erkek ayırmadan söylüyorum- görüyorsunuz ki -bu arada ben ayırıyorum, orası yanlış anlaşılmasın- fark etmeden algınız değişiyor. Nasıl anlatsam… Sanki habitata bağlı olarak, siz de besin piramidinde yukarı çıkıyorsunuz. Hemen söyleyeyim: Yok öyle bir şey!

Prag’daki ikinci sabaha kahvaltıyla başladık. E, bu anlattığımla ne ilgisi var? Bu girizgahı da, ilk Prag yazısındaki ile birlikte, ileride bir yere bağlayacağım. Söz! Cidden…

prag trdelnik

Trdelnik dükkanı

Afedersiniz bir fotoğrafınızı çekebilir miyim” diyemedim ya la…

Hostele gelip giderken, “trdelnik” yapılan bir yer gördük: Creperie U Kajetana… Trdelnik o coğrafyanın geleneksel bir tatlısı. Böyle döner misali aheste aheste ateşte pişmiş, ortası boş, çıtır hamurdan bir silindir. -Hamburgerci reklamı gibi oldu- Üstü şeker ya da isteğe bağlı tarçın kaplı. İçine de bir nevi pastacı kreması sürülmüş. Bu arada dükkanda kahvaltı da veriliyor. Girdik baktık, arkada küçük, sevimli bir bahçesi var. Yumurtası, peyniri, domatesi de olan bir kahvaltı tabağıyla tatlılarımızı söyledik. Yanında çay veya kahve de isteyebiliyorsunuz. Kişi başı 7 Euro civarı bir şey ödedik. Kahvaltı son derece doyurucu ve kullanılan malzemeler taze, kaliteliydi. Tatlıya yer kalmadı aslında. Yine de yedik tabi. Güzeldi. Güzel demişken… Yan masada oturan dört Fransız kızdan, yüzü gözü tümüyle çillerle kaplı çok tatlı bir arkadaş vardı. Tüm iyi niyetimle -gerçekten ama- fotoğrafını çekmek istedim, de diyemedim. Çekebileydim iyiydi…

prag katedral

Aziz Vitus Katedrali

Parasını versem bana o kuklalardan getirir misiniz?

Kahvaltının ardından kalenin yolunu tuttuk. “Kale” deyince sizin aklınızda ne canlanıyor bilmiyorum, benim aklıma Bodrum, Çeşme ya da Kilitbahir Kalesi falan geliyor. Öyle değil. PragKalesi aslında Buda Kalesi gibi -dediğim gibi anlatacağım- surlar içinde bir şehir. Sanki bir Camelot, bir Minastrit, GOT’taki kralın şehri… “İstanbul da surlarla çevrili, onu niye demiyorsun?” O kadar da değil! Kalenin içinde bugün bolca otel, restoran, bar bulmak mümkün. Ayrıca klasik müzik konserleri, sergiler diğer birçok sanatsal etkinlik de yine kalede düzenleniyor.

 

Kale içindeki onlarca tarihi yapıdan özellikle St. Vitus Katedrali ihtişamıyla sizi kendine çekiyor. Belki de tüm Prag’ın en çok ziyaretçi çeken yapısı. İçeriye sıra halinde giriliyor. Mimarideki ince işçilik, vitray camlardan içeri süzülen ışık, o tavanın yüksekliği… Gotik mimarinin, ülke ve Avrupa’daki önemli eserlerinden biri kabul ediliyor. Katedralin saat kulesi ise, aynı zamanda turistlere açık bir gözlem kulesi. 3-4 Euro’ya denk gelen bir ücret -Çek Korunası- ödüyorsunuz. Petrinin manzarasından çok da tatmin olmadığımızdan, bu fırsatı kaçırmadık. Başladık minare benzeri taş merdivenleri tırmanmaya. Bazı yerleri gençken görmekte yarar var. O merdivenler bitmedi! Bitmedi! Kulenin tepesine ulaştığımızda kendimi oradaki banka attığımı hatırlıyorum. Ancak, şehir manzarası gerçekten görülmeye değerdi. Her açısını fotoğrafladık. Erinmezsem, -ki genelde erinirim- panaromik hale getirip buraya da koyarım. Neyse, korkunun ecele faydası yok, iniş için de aynı merdivenleri adımlayarak kale içindeki turumuzu sürdürdük.

Taze bira, Avrupa’nın birçok şehrinde karşınıza çıkabilecek bir hoşluk. Akolle arası iyi olmayan dostları tenzih ederek söylüyorum, bulduğunuz yerde kaçırmayın. Zira her birinin farklı tadı var. Kale içinde de taze bira yapan restoranlar hatta direkt birahaneler var, deneyin. Herhangi bir önerim yok. Hepsini deneyin!

prag manzara

Aziz Vitus Katedrali’nden Prag manzarası

Kaledeki turumuzu tamamlayıp dönerken, hostele inen yokuşun hemen başında bir kuklacı gördük: Marionety… Orta yaş üzeri, hoş bir hanım ilgilendi bizimle. Farklı boylarda, el yapımı, gerçekten ince işçiliğe sahip kuklalar vardı. Etnik kuklalardan, Şarlo’ya kadar… Bursalılar bilir, Kapalı Çarşı içinde Karagöz kuklaları satan bir dükkan vardı(r). Sahibi de bir “hayali” olan dükkanda Türkiye’nin önde gelen ustalarının figürleri satılır. Marionety de öyle. Aldığınız kuklanın, hangi sanatçının elinden çıktığını biliyorsunuz. Fiyatlar nasıl? E ucuz değil. Bunda elbette, dükkanın kalenin hemen girişinde yer almasının da etkisi var. Biz de alamadık ne yazık ki. Zira, beğendiğimiz kuklalar Prag seyahatimizden bile pahalıya geliyordu.

Kulelere doyamadık…

Yeniden nehrin diğer yakasına geçtik. Neredeyse tüm eski Avrupa şehirleri gibi Prag’ın da bir meydanı var. Bu arada söylemeyi unuttum, Krakow bu meydanların en büyüğüymüş. Ben internetin yalancısıyım… Tarihi meydanın girişlerinden birinde de dünyanın ilk astronomik saati var. 1410 yapımı saat, aynı zamanda 12 burcun simgelerini barındıyor. Ve her saat başı ortaya çıkan ahşap kuklalar küçük bir animasyon gösterisi sunuyor. İnternette saatle ilgili çok iyi yazılar, fotoğraflar var. Bakmanızı öneririm. Ben Nazım’dan bir alıntı ile yetiniyorum: Şair memleketten uzak,/hasretlerle delik deşik,/ Eski Kent’te duruyordu./ meydanlıkta, yapayalnız./Gotik bir duvar üstünde/Hanuş ustanın saati/on ikiyi vuruyordu…

Ve bilin bakalım, saatin üstünde olduğu gotik duvar nereye uzanıyor? Kuleye! Kaçar mı, tabi ki ona da çıktık. Üç beş oraya da bir şeyler ödedik. Ama güzel yanı, bu kez asansör vardı.

prag saat

Prag Astronomi Saati

Prag’da nehrin kenarına kurulu, 23 metre uzunluğunda dev bir de metronom var. 1991 yılında eskiden Stalin heykelenin olduğu yere dikilmiş. Vratislav Novak adlı sanatçının tasarımı. Ülkenin Sovyetler ile mutsuz evliliği düşünüldüğünde bir anlamı var ancak Petrin ile ilgili görüşüm -bkz. İlk Prag yazısı- metronom için de geçerli. Yine ilk yazıda kısaca bahsetmiştim, gezimiz Prague Pride’a denk geldi diye. Etkinlik alanlarından biri de metronomdu. Sağolsunlar, soğuk bira falan satılıyordu. Aldık biramızı manzarayı izledik.

Malum, Prag diğer birçok sıfatıyla birlikte Franz Kafka‘nın şehri olarak da biliniyor. Yazarın ömrünün bir bölümünü geçirdiği, nehir kıyısındaki ev de metronoma yakın. Bugün müzeye dönüştürülen evi gezmeyi çok istiyorduk. Gel gör ki, saat 18’de kapanıyormuş. Dakikalarla kaçırdık. Komünizm müzesi, işkence müzesi, seks oyuncakları müzesi… Prag’da iş biraz da ticarete döküldüğünden her şeyin bir müzesi var. O müzeler arasında Kafka Müzesi‘ni görmek gerekirdi. Kukla, Kafka… Prag’a bir daha gitmek için mazaret mi arıyorum, çok!

prag lokanta

U Tri Ruzi Birahane ve Lokantası

Mis gibi geyik etinden ne diye cayarsın!

Bir gün önceyi anlatırken söylemiştim, akşam sekiz için rezervasyonumuz var diye. Onu da kaçırmamak için hostele dönüp üstümüzü başımızı değiştirerek, old town’a geçtik. Gerçekten de ucu ucuna yetiştik. “U tri ruzi”, sadece turistler değil ağırlıklı olarak yerel halkın da uğrak yeri. Yine diyorum, yerel halk nerede, biz oradayız! Üst kata aldılar bizi, menü getirdiler. Önden biralarımızı söyledik. Ben geyik etine niyetlenmiştim ki, Onur, “Buranın en meşhur yemeği ne?” diye sordu garsona. O da, “Pork Knuckles” dedi. Ben de uydum, siparişi verdik. Et geldi, yaklaşık bir kilo var. Yanında fırınlanmış patates, soslar vs. Domuzla bir sorunum yok ama görüntü bir garip! Üstü soslu, fazla mı pişmiş de artık, kararmış.

Neyse, kestik birer parça başladık yemeye. İlk kim itiraf etecek diye birbirimize bakıyoruz. Onur dedi “Beğendin mi?”, “Yani kötü değil” falan… Yok! Gitmiyor… Bir kere çok yağlı. Bildiğin ağır geldi. Sonuç olarak toplasan 300 gramını yememişizdir. Patatese talim. Geldi garson dedik, “Çok geldi bitiremiyoruz”. “Sarayım, götürün” diyor. Neyse, hostelde kaldığımızı falan anlattık, kibarca reddettik. Aynısından yan masadaki 3 kişi de sipariş etmişti. Onların etinin gelmesiyle bitmesi yarım saat sürmedi. Anladık, sorun bizde… Bu sırada iki çeşit biralarını denedik ikisi de lezzetliydi. Biz yanlış tercih yapmış olsak da, eminim damak tadınıza uygun yerel tatlar bulabilirsiniz. Sadece siz siz olun, arkadaş kurbanı olmayın!

Prag’a veda busesi…

Restorandan kalktığımızda -yiyemediğimizi eritmek için- iyi bir yürüyüşe ihtiyacımız vardı. Bir yandan da geceyi noktalayabileceğimiz kafa bir eğlence mekanı arıyoruz. Sonuç olarak, ilk gün gittiğimiz hostel yakınındaki Jo’s Bar‘a döndük. Küçük, belli ki müdavimleri, kendince de bir ünü var. Alt katında aynı işletmeciye ait bir başka mekan var, kulüpümsü. Önce oraya, sonra üst katta bara oturduk. İki arkadaş barmen ile muhabbet edip bir şeyler içiyoruz. Derken, altta kutlama yapan birkaç kız vardı, ikisi yanımıza geldi. Anlatıyor biri kırık İngilizce’siyle, yanındaki arkadaşı evleniyormuş, bekarlığa veda partisi yapıyorlarmış. Sonra dedi, “Sizden fotoğraf için son bir öpücük istiyor!” Evlenecek kız da ufacık tefecik bir şey. Zaten kızdan çok arkadaşı ısrarcı. Sonuçta arkadaşını, kızı yanaklarından öpmeye ikna edebildik! İşte bu da böyle bir anımdır… Ehe!

prag kopru

Karl Köprüsü

Yazının başını sonuna bağlayacağım demiştim ya… Haliyle bitmedi Prag’ın gece hayatındaki ‘çılgın’ maceralarımız. Baktık saat daha gece yarısını yeni geçmiş. Sabaha ayrılıyoruz Prag’dan. Gün içinde metronoma giderken yan yana sıralanmış gece kulüpleri görmüştük de pek ilgimizi çekmemişti. Dedik, yine de gidelim. Şöyle bir bakındık birinin önündeki sıraya girdik: James Dean.

Eğlenmek için sıraya girme olayı başlı başına saçmalık ya neyse. Ve fakat şunu bilirim, kapıdaki adama iyi davranacaksın. Oranın patronu o! Biz de öyle yaptık, hafiften sohbet. Beşiktaş, Fenerbahçe… Hop! İçerideyiz. Ha, belki zaten alacaktı, o ayrı… Mekanın üst katı 1950’ler Amerika’sına öykünerek dizayn edilmiş. Alt kat bildiğiniz leş gece kulübü. Kafes içinde dansçılar falan. Ne yaptık? Tabi ki alt kata indik. Geçtim dikiliyorum bir bar masasının orada, sağolsun Onur gitti biraları almaya. Döndü, iki arada bir derede bira ısmarlamak isteyen olmuş. Tek sorun hani şu Prague Pride tayfasından bir arkadaşmış kendisi.

prag nehir gece

Vltava Nehri

Şimdi madem samimi bir üslup takındım bu gezi yazılarında, çok da özele girmeden -kaldı ki lafı edilmeyecek bir şey de olmuş değil henüz- başımdan geçenleri anlatayım. Daha 10 dakikayı bulmamış mekanda geçirdiğimiz süre, Onur’u beklerken yanımda dans eden kızlardan biri geliyor bomboş alanda ikide bir çarpıyor, bir şeyler bir şeyler… -Ekskuzmi:) – No pıroblım! Savsaklıyorum. Onur geldi, durumu gördü dedi bana, “Ne yapıyorsun?” E beğenmedim kızı! Beğenilmeyecek kız da değildi ama bir bırakmıyor ki karşısında dans ettiği sarışın arkadaşla hasbihal olayım. Bir de aklımın ucunda, “Daha onuncu dakikada böyleyse, ohooo!” düşüncesi var. Sonuç? O kızımız kazmanın tekiyle mekandan ayrıldı. Biz de Onur’cuğum ile hostelimize döndük. Yani insanın içinde olacak. Bizim içimize Japon turist kaçmış a dostlar…

Bu ‘dağıtma’ çabası neden miydi? Bir sonraki durak Viyana da ondan! “Müzeler şehri” Viyana’da görüşmek üzere…

Not: İlk yazının başlığını da Viyana’ya bağlayacağım. Cidden bakın!

Kemal HAMŞIOĞLU

instagram/kemalhamsioglu

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

Spam Protection by WP-SpamFree