Avusturya Europe Genel

HALLSTATT… Bir tatlı huzur

23 Şubat 2017

Kemal HAMŞIOĞLU

Gezi güncesi yazmanın en zor yanı, döndüğünüz kürkçü dükkanından anlatacağınız yerin atmosferini metne aktarmak olsa gerek. Hele de kış günü kurusun diye odanıza asılan çamaşırların rutubet kokusu içinize dolmuşsa!

Münih’ten başlayıp Viyana’da son bulan seyahatin ikinci ve hepimiz için en etkileyici ayağı Hallstatt’ı anlatmak bana düştü. Hallstatt’tan yaklaşık iki yıl önce bir arkadaşımın instagram fotoğrafları ile haberdar olmuştum. Şubat ayı başında Eda-Volkan ikilisi ile görme şansı buldum.

Bilmeyenler için Hallstat, Viyana’nın batısına düşen Yukarı Avusturya Eyaleti’ne bağlı, dağlar arasında, göl kenarına kurulmuş bir kasaba. Biz Münih’ten iki otobüs bir tren vasıtasıyla, Salzburg üzerinden Hallstat’a vardık. Türkiye’den gitmeye niyetlenenler içinse en konforlu seçenek Viyana’dan 4 saat süren tren yolculuğu gibi görünüyor.

HallstattAslında Hallstat’a komşu Obertraun’da konakladık. Niyesi, konaklama daha ucuz! Obertraun Tren İstasyonu’ndan yaklaşık 10 dakikalık yürüme mesefesinde bulunan “Seeblick Krippenstein” adını aldı dağın eteklerine kurulu bir konuk evi. İki ayrı yatak odasından oluşan oda, odaya özel banyo, oda ücretine dahil mükellef kahvaltı, konuk evinin dünya tatlısı sahibesi ile çok rahat ettik.

 

Bir gece konaklayacağımız Hallstatt’a vardığımızda akşam olmuştu. Çantaları bırakıp yürümeye koyulduk. Epey, yürüdük. Zira kaldığımız konuk evi Hallstatt’a yaklaşık 5 kilometre uzakta yer alıyordu. Bir yanı dağ öte yanı göl olan karanlık yolda yürümekten başlangıçta biraz çekinmedik değil. Ancak sizi temin ederim, Hallstatt’ta karşılaşabileceğiniz yegane risk önünüze çıkabilecek bir geyik! Ayrıca taksiye vereceğiniz 14 Euro’nun cebinizde kalması paha biçilemez! Ki dönüşte yorgun olduğumuzdan vermek durumunda kaldık, hoş değil… Geç saate kalmasaydık Hallstatt-Obertraun arası çalışan otobüsler olduğunu da not düşeyim.

Uzaktan göle yansıyan ışıkları ile bile sizi heyecanlandıran Hallstatt’ın silüeti, yakınlaştıkça daha da büyüleyici bir hal alıyor. Kasabaya varmamız akşam 9’u buldu. Kış mevsiminde olmamızın da etkisiyle, zaten nüfusu bin civarında olan Hallstatt’ın sokakları bomboştu. Karşılaştığımız tek tük insan da turistti.
Bol bol fotoğraf çektik. Geceyi de Hallstatt’ın tek büfesinde karnımızı doyurarak sonlandırdık. Restoranlarda bir tabak şinitzel ortalama 20 Euro! Biz neredeyse aynı paraya iki porsiyon şinitzel, bir porsiyon sosis ile birer bira içtik. Gayet de lezizdi. Bu arada evet, Allah’ın Hallstatt’ındaki o büfe de bir Türk’e ait ve baş köşede döner var! Gündüzleri önünde sıra oluyor. Tepesinde ısıtıcı ile birkaç masası da var. Özetle Hallstatt’ta da aç kalmadık çok şükür…


Sarp dağların korumasında bir vaha

İkinci güne daha önce bahsettiğim üzere konuk evinin restoranındaki keyifli bir kahvaltıyla başladık. Dönüşü yine Obertraun istasyonundan yapacağımız için çantaları ev sahibesine emanet edip tabana kuvvet Hallstat yollarına düştük.

Şubat ayı olmasına karşın hava yaklaşık 10 derece ve çoğunlukla güneşliydi. Yerdeki kar örtüsü ise daha yeni yeni eriyordu. Özelte karlı ama güneşli bir şubat günü… Özellikle fotoğraf çekmek için daha iyisi olamazdı. Biz de öyle yaptık, göl boyunca fotoğraf çekip durduk.

Gecenin tenhalığına nazaran bu kez daha canlı bir Hallstatt bizi bekliyordu. Gezinin belki de tek can sıkıcı yanı tarihi tuz madeninin Mart ayına kadar kapalı olduğunu anlamamızdı. Dünyada ilk sayılan bu tuz madeni UNESCO koruması altında. Bulunduğu tepeye bir asansör vasıtasıyla ulaşılıyor. İçerisi rehberler eşliğinde gezilebiliyor. Eşssiz manzarasından panaromik Hallstat fotoğrafları çekilebiliyor, diyorlar. Dediğim gibi, gezemedik.

Neyse ki yaşadığımız bu küçük hayal kırıklığını atlatmak zor olmadı. Tuz madeni dışında Hallstatt’ta gezmeniz gereken belki de yegane kapalı mekan Aziz Michael Şapeli. Şapeli özel kılansa altındaki mezar odası. Burada 600’den fazla üzerine motif işlenmiş kafatası bulunuyor. Peki bilin bakalım, biz ne yaptık? İçeri girmeyi unuttuk! Bildiğiniz unuttuk… Önünde fotoğraf çektik, manzarayı izledik, zaman geçirdik. Sonra da yürümeye devam etti. Ve daha önceden haberdar olduğumuz bu yeri gezmediğimizi ilk hatırlayan bu satırların 3 dakika öncesinde ben oldum.

Aziz Michael Şapeli – Kemik Evi

“Bir de utanmadan Hallstatt’ı mı anlatıyorsun?” demeyin. Hallstatt’a gitme nedenimiz ne tuz madeni , ne de kemik eviydi. Bu küçük Avusturya kasabasının her yıl dünyanın dört bir yanından turist çekmesinin asıl nedeni bir açık hava müzesini andıran kasabanın kendisi. Biz de tüm günü Hallstat’ın çok da uzun olmayan sokaklarında gezinip hediyelik eşya dükkalarını dolaşarak, göl kenarında biralarımızı yudumlayarak geçirdik. Bol bol fotoğraf çektik.
Hallstatt’ta kışın yapılacaklar ise bununla sınırlı değil. Bölge aynı zamanda Avusturya’nın önemli kayak merkezlerinden de biri. Bizim de konakladığımız Obertraun da teleferikle ulaşılan çok uzun ve kayak yapmaya oldukça elverişli bir piste sahip. Aynı teleferikle ulaşılan “Five Fingers” gözlem platformu da size Alp Dağları ve Hallstatt Gölü’nün büyüleyici manzarasını sunuyor.

Five Fingers gözlem platformu

Yazın ise gölde su sporları yapılabiliyor. Ancak, soğuk suya alışık olmadığı için kramp geçirip boğulan birkaç Çinli yüzünden göle girmenin yasaklandığı söyleniyor. Yaz ayları çok daha fazla turist çeken bölge de çadır kurabileceğiniz kamp alanları da bulunuyor. Ha Çinli demişken, her şeyin taklidini yapmakta muktedir Çinlilerin Şangay yakınlarına Hallstatt’ın bir kopyasını inşa ettiklerini de söylemeden geçmeyeyim.

Hallstatt seyahatini kasabanın hemen girişinde yer alan ve eskiden at ahırı olarak kullanılan pastanede sonlandırdık. Sonra da konuk evine bıraktığımız çantaları alıp Obertraun’dan trenle Viyana’ya geçtik. Viyana ve özelikle Avusturya lezzetlerine ilişkin yazı Eda’dan gelecek.

instagram/kemalhamsioglu 

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply

Spam Protection by WP-SpamFree