Danimarka Europe GALERİ Genel

AMSTERDAM… Anne sen okuma! (1)

11 Ekim 2016
KEMAL HAMŞIOĞLU

KEMAL HAMŞIOĞLU

Berlin sehayatimizi Eda yazmıştı. Benim Haziran hikayemse Amsterdam ile başladı. Bizimkilerle Almanya’da buluşmadan önce Hollanda’nın başkentinde üç gün geçirdim. Her yazıyı önce annem okuduğu için hikayeyi azıcık sansürlemek zorundayım, halden anlarsınız artık. Çok da cozutmadım anne! Hemen söylenme…

Amsterdam

Amsterdam kanal çevresi

Pegasus ile bedavaya gelen Amsterdam biletini aylar öncesinden almıştım, dönüşü dediğim gibi Berlin’den ekiple yaptık. Sabiha Gökçen’den Schiphol Havalimanı yaklaşık 4 saat sürdü. Havalimanından  trenle AmsterdamGarı‘na geçtim. Yaklaşık 15 dakika süren yolculuğun biletlerini havalimanındaki otomatlardan 4 Euro civarı bir paraya alabilirsiniz.

Amsterdam’da birkaç kez tramvay ve metro kullandım. Biletler ortalama 1 buçuk Euro’ydu. Diğer hemen her Avrupa şehrinde kullanılan toplu ulaşım ve müzelere serbest giriş kartlarını Amsterdam’da da bulabilirsiniz. Ancak, ucuza gelip gelmeyeceği gerçekten ihtiyacınız olup olmadığı, kullanıp kullanmayacağınıza bağlı. Zira hava güzel, zamanınız sıkışık değilse Amsterdam’ı yürüyerek ya da bisiklet kiralayarak gezebilirsiniz.

Tren garı şehri ikiye ayıran kanalın hemen yanında, benim hostelim ise kanalın diğer yakasında yer alıyordu. İki yaka arasında 24 saat çalışan ve birkaç dakika arayla sefer yapan ücretsiz feribotlar var. Feribot dememe bakmayın, araç olarak sadece bisiklet ve motosikletlerin alındığı küçük tekneler bunlar. Zaten iki yaka arası üç dakikadan az sürüyor.

44

Amsterdam Tren Garı

Hostelim kanalın hemen yanında yer alıyordu: ClinknoordAmsterdam. Kopenhag’daki hostel için “Kaldığım en iyi iki üç hostelden biridir” demiştim ya, bir diğeri de Clinknoord’dur. İki gece 2 ranzalı bir yatakhanede, bir gece de banyolu bir odada kaldım. Yine Kopenhag gibi, buradaki hostelin de ortak alanları muazzamdı. Lobi katında her daim sıcak kahve ve sabahları taze kruvasan, sandviç bulabileceğiniz bir kafe… Alt katında keyifli bir bar ile geniş bir mutfağın yanı sıra geniş dinlenme alanları, bilardo, masa tenisi odaları… Hatta sabahları bahçede ücretsiz yoga dersi veriliyordu, katılım da epey yoğundu.

Bizimkilerle Berlin’de buluştuk dedimse, Amsterdam’da yalnız olduğumu söylemedim. Beni garda karşılayan Tuğçe’nin yarenliğiyle seyahat çok daha keyifli oldu. Hem doğma büyüme Hollandalı hem Türkçe konuşan birinin varlığıyla dolu dolu üç gün yaşadım.

 

BARMEN DEDİĞİN…

33

Wynand Fockink

Wynand Fockink… Nasıl söylendiği konusunda hala hiçbir fikrim yok ama ne olduğunu, daha doğrusu neresi olduğunu uzun uzun anlatabilirim. Tuğçe olmasa muhtemelen bulamayacağım dar bir sokakta yer alan bu likör dükkanı Amsterdam’da size anlatmak istediğim ilk yer. Aynı zamanda, geçmişi 1679’a uzanan bir içki üreticisinin tadım barı. Kapısında, yanlış hatırlamıyorsam, 7 kişiden kalabalık grupların giremeyeceği yazıyor. İçeride cep telefonuyla konuşmak da yasak. Dükkanda öğleden sonra 3 ile akşam 9 arasında açık. Tripli mekan! En sevdiğim… Şaka bir yana, tüm dertleri barın otantik ortamını kaybetmemesi.

İçeride oturabileceğiniz bir tabure ya da masa yok. Zaten hepi topu on beş, yirmi metrekare bir dükkandan bahsediyorum. Barın arkasındaki raflarda envai çeşit likör, bir de hayatımda tanıdığım en keyifli barmen vardı… Önce hangi tatlardan hoşlandığınızı öğrenmeye çalışıyor; ona göre tadım yaptırıp beğenirseniz ayaklı likör kadehinde içkinizi servis ediyor. Tripli mekan dedim ya, ilk ‘fırtı’ tezgahın üzerine eğilerek almanız gerek. Kural, kuraldır! İkinci bir not: Öyle fondip yapmayı bırakın hızlı içmeye çalıştığınızda da uyarıyor. “Likör içmek, iyi seks gibidir; yavaş yavaş” diyor.

İşini gerçekten severek yapan, müşteriyle sohbet eden barmeni daha önce sadece filmlerde görmüş biri olarak unutulmaz bir deneyimdi. Yaklaşık 7/8 cl’lik likörlerin her birinin kadehi 3 Euro. En az bir şişe alıp evine götürmek isteyeceğinize bahse girerim.

Malum Amsterdam, Avrupa’nın bira başkentlerinden. Şahsen benim belki de en sevdiğim bira markalarından Heineken’in de merkezi. Heineken Experience keyifli bir içki deneyimi yaşayabileceğiniz diğer adres. Biletle girilen, biranın tarihçesinin anlatıldığı, taze bira tadıp kendi biranızı bile yapabileceğiz mekanın açık olduğu saatler günlere göre değişiyor. Ve ne yazık ki ben bunu sonradan anladım, gidemedim. Alın size ikinci Amsterdam seyahati için bir sebep…

YER FISTIĞININ 50 TONU

99

Vlaams Friteshuis Vleminckx

Şehrin sokaklarını arşınlarken ben de küçük lezzet keşiflerinde bulunmadım değil. “Keşif” derken kendi adıma tabi. Zira, rast geldiğim yer zaten Amsterdam’ın en beğenilen patates kızartmacısıydı: Vlaams Friteshuis Vleminckx… 1887’den beri kızarmış patates yapıyorlar. Böyle fast food’çuların tatsız tutsuz patatesleri gibi değil, evde yapıp yağ çekenler gibi hiç değil: Patates gibi patetes! Şubesi yok, öyle havalı bir tabelası yok, ara sokakta ama insanlar önünde kuyruk oluyor. Herhalde 20’ye yakın sos vardı. Ben sordum, yer fıstığı sosunu önerdiler, yanında da mayonez. Bir fıstık ezmesi canavarı olarak şunu söyleyebilirim ki, yer fıstığının en güzel ikinci hali kesinlikle odur.

Amsterdam’da dolanırken mide kazıntınızı giderebilmenin bir diğer yolu da “yemek duvarı”. Bir nevi yemek otomatı. Kızartmalardan tatlılara çeşitli yiyeceği bu ‘snack bar’lardan bozuk para atarak alabilirsiniz. “Taze olur mu?” diye düşünüyorsanız tazeydi, her zaman da öyle oluyormuş. Özellikle Hollanda sosislisi diyebileceğim “frikandel”, dana kroket “rundvleeskroket” ve dışı çıtır içi et parçaçıklı bir püreden oluşan “bitterballen” Anadolu insanının damak tadına da uygun olduğunu düşündüğüm lezzetler.

Yemek duvarı (Snack bar)

Yemek duvarı (Snack bar)

Ben nasıl yemeyi unuttum hala şaşkınım ama bir de “kibbeling” var. Mezgit, morina gibi balıkların küçük parçalar halinde una bulanıp kızartıldığı bu atıştırmalık yanında mayonez sosuyla servis ediliyor.

E bu Amsterdam’da hiç mi tencere, tabak yemeği yok? Tabi ki vardır da pek ilgimi çekmedi. Dilerseniz patates-et ikilisinin türlü versiyonlarını diğer Kuzey ülkeleri gibi Hollanda’da da bulabilirsiniz. Onun dışında dört bir yanı Thai, İtalyan ve tabi ki Türk lokantaları sarmış.

Gelelim tatlıya… Market versiyonlarını BİM’den falan hatırlayabileceğiniz karamel soslu gevrek waffle ile birlikte, bizdeki çikolata soslu meyveli waffle da birer Amsterdam klasiği. “Poffertjes” diye bir tatlıları var ki, o da ikinci Amsterdam seferimin yapılması gerekenler listesindi. Yemediğim için anlatamayacağım ama mayalı hamurdan yapılan tatlı pey güzel görünüyor.

Hollanda peynirini falan da anlatmayayım şimdi… Ha, “Amsterdam’dan hediyelik ne alınır?” sorusuna Hollanda porseleni ile birlikte verebileğim iki başlıca yanıttan biridir kendileri. Ancak özellikle porselen fiyatlarının hayli yüksek olduğunu söylemeliyim. Küçücük bir porselen objenin fiyatı bile 50 Euro’dan başlıyor. Tabi bir diğer Hollanda klasiği de, “klompen” denen ahşap ayakkabılar. Hala bir eş dost tarafından hediye klompen’i olmayan varsa tabi…

ANNE ELİ DEĞMİŞ GİBİ…

18

Munttoren (Munt Kulesi)

Ve Amsterdam seyahatine çıkan her Türk’ün yasak elması pafik olayları… Tüm dünyanın artık öğrendiği üzere şehrin her yanı esrar, kubar, marijuana satılan sayısız “coffee shop” ile dolu. Öyle yüzünde utangaç bir tebessümle bu dükkanların etrafında dolanan bir tip görürseniz usulca sokulup “Merhaba” diyebiliriniz, kesin Türk’tür. Evet! Yasal. Evet! Herkes içiyor, kabullenin artık yahu. Gerçi etrafta içip dağıtanların genelde turistler olduğunu da belirtmek isterim.

Tabi bir de kekiydi, sihirli mantarıydı onlar var. Burada tanıtımını yapamayacağım ama küçük bir uyarıda bulunayım. Öyle bir başka Avrupa ülkesinde buluşacağınız arkadaşlar, “Amsterdam’dan gelirken bize de kek getirsene” falan derse, bence o riske girmeyin. Ha o riske girip alacaksanız, daha sonra “Bazen sınırda otobüsleri arıyorlar” denilince bütün keki yemeye çalışmayın; maymun olmayın!

Peki, Hollanda’da bu kafa yapıcıların serbest olması, insanların eroin, kokain gibi ağır uyuşturuculara yönelmesini engelliyor mu? Bilemem, bu öyle gözlemle falan yanıt bulunacak bir soru değil. Red Light District’te gezerken yanımdan geçen birçok torbacının “Koko! Koko!” diye seslendiğini belirtmekle yetineyim.

Red Light District ve Amsterdam’ın diğer gezilecek, görülecek yerlerini ise ikinci yazıda bulabilirsiniz. Çok uzun olunca okumuyormuşsunuz, öyle diyorlar.

Kemal HAMŞIOĞLU

You Might Also Like

1 Comment

  • Reply Emirgan Korusu 1 Nisan 2017 at 13:34

    tebrikler güzel bir yazı olmuş, umarım gidip görmek nasip olur bizede 😉

  • Leave a Reply

    Spam Protection by WP-SpamFree